Her şey mümkün, çünkü bütün mümkünleri kim yaratıyor biliyoruz

Zamanın İçinden Zamanın Dışından kitabını okurken kafamın içinde dönüp duranlar üzerine bir iki kelime;


Vicdan bendeki ötekidir” diye bir cümlesine denk gelip merak ederek almıştım kitabı. Sosyolojik ve ideolojik konuları ziyaret ediyor, siyasi ve gündelik hayatı anlatıyor. Ve bütün bunların üzerinden Türkiye okuması yapıyor.

Okuduğum kitaplarla konuşmayı çok severim. Aynı çizgide miyiz, yazar benimle hangi mesafede, dünya görüşü nedir; hepsiyle konuşurum, kitaba notlar bırakırım, yazara mektuplar yazarım, kıyıya köşelere iz bırakırım. Bir anda odamda duvarlara söylenirken, jest ve mimiklerime engel olamazken bulmak çok zor olmaz kendimi. Ama tabii bütün bunlardan yazarın haberi olmaz. Yine de saygı çerçevesinde ilerlediğimi söylemeliyim.

Kitabı henüz bitirmenin heyecanıyla demeliyim ki Besim F. Dellaloğlu ne benimle aynı düşünüyor ne de karşımda. Ne var ki dokunduğu konuları konuşmanın ne kadar elzem olduğu konusunda ikimiz de mutabığız.

Kitabın girişinde “nesnenin imparatorluğu” diye bir bölüm var. Estetiğin ve romantize etmenin materyalizme, kapitalizme nasıl hizmet ettiğine değiniyor. Güzel olanın sınıflaşmaya destek olması kaçınılmaz sonumuz. Tek tip estetikler hâline gelmemiz de öyle. Gündemde olan estetik ne açıklanmış ise kopyala-yapıştır ile bağlantı kurmak yaşamsal faaliyetlerimizden.

Böyle bir girizgâhla modernlik, modernizm, romantizm ve diğerleri üzerine konuşmaların kapısını açıyor. Romantizm üzerinden totaliter ideolojiler ile bağ kurmaya çalışıyor. Her şeye çare bir hizmet aracı gibi lanse ediyor kimi zaman. Bu zorlama tutum bizim ilk anlaşmazlığımız.

Yani o, bu yanlış estetiği eleştirmek, dönüştürmek, belki iyi taraflarından faydalanmak için çabalıyor. Fakat yanlış estetik bir semptom; insanın kendini fail özne zannetmesi ise bu semptomu da kapsayan ana sebep, hastalık. Ben ise semptomları azaltıp böyle devam etmek istemiyorum. Temelden hastalığa sebep olan kısmı kökten yok etmek istiyorum.

Romantiklerin kendini koyduğu yer benim büsbütün karşı çıktığım bir yer ve bunu anlaşılır kılma çabası bana çok ters geliyor. Kant’tan itibaren bu böyle; romantikler ürettikleri şey üzerinden kendilerinde tanrısal bir güç olduğunu ilan ediyorlar ve onlara göre bu insanı “deha” konumuna getiriyor. Ve onların dehası bir yerde Tanrı’nın yaratma fiilinin devamı olarak görülüyor. Yoktan var ediyor.

Ve tabii ki tanrısal olandan paylanan deha, sanatı aracı kılarak aslında iyilik ve güzellik hâline hizmet ediyor. Bütün entelektüellerin üst egosuyla “abd” olma hâlini kaybettiği için açıkta olan bütün boşlukları “ben” ile dolduruyor.

Hâlbuki insan yaratıcı özne durumunda değildir; emaneti taşıyan kuldur ve burada bir ayna görevi yaparak işleyen esma-i ilahiyeyi yansıtır. Yani günün sonunda elinde olan ne varsa yine kendinden değildir. O mutlak ayrımın farkına varmamak, kâinat kitabını yanlış okumaya sevk eder. Korkunç. Çünkü insan ne yapıyorsa bu yüzden yapıyor, bana göre.

Hiç şüphesiz! Allah her an yaratma hâlindedir. Sonsuzdur. Sınırsızdır. Sürekli ve diridir. Ve insan ancak ve ancak vesiledir. Aracıdır esma-i ilahiyeye.

Kitabı okurken aklıma birkaç zaman önce okuduğum Taşları Yemek Yasak kitabı geldi. Orada da diyordu: Kâinat kitabını aşan insan, abd olma hâlini kaybedince kendini kaybediyor. Romantiklerin ve belki de kendini bu hadsizliğe vuran tüm entelijansiyanın sonudur bu: kaybolmak. Dünya üzerinde gelip geçeceğin bir yerde kaybolursak, evimize, asıl yurdumuza nasıl döneriz?

İlerleyen bölümlerde bir söyleşi üzerinden Frankfurt Okulu’na değiniyor. Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü. Eleştirdikleri çok şey vardı muhakkak. Fakat öyle komik geliyor ki gülemeden edemiyorum. Toplum için “aydınlık, modernlik, yenilik” gürültüsünü çıkaranlar, yine dönüp kendilerini sessizlik için ikaz ediyorlar gibi hissediyorum.

Fakat şu an burada başka bir konu önemli. Yazarın İslamcılar için değindiği nokta kritik. İslamcılar neden Frankfurt Okulu ile ilgililer, neden Habermas, Adorno okurlar? Yazara göre “Batı’yı tanıyıp, Batı’yı kendi silahları ile vurabilmek için.” Fakat bir noktada eleştirdikleri yer, güvenli limanları oldu.

Belki söylememde fayda var: Benim karşı olduğum nokta değişmek değil. Zaman geçiyor, her şey değişiyor; elbette biz de değişip gelişeceğiz. Değişmeyecek tek şey olacak: kulluk bilincimiz, bu kâinat kitabını tersten okumayacağımız gerçeği. O sınırı zedeleyen her şeye karşıyım. Öyleyse ideolojilere, bilime, teknolojiye ilahi bir güç atayan herkesin karşısındayım.

Daha sonra yine bir söyleşi üzerinden faşizm konusuna değiniyor. Beni etkileyen bir cümlesi var: “Faşizm, bütün siyasal ideolojilerin dönüşebileceği bir yerde.” Ben buna katılıyorum. Çünkü toplumun siyasal ve sosyal düzeni öyle bir kaygan zeminde duruyor ki nereye bağlanacağını bilmiyorsunuz.

Faşizm için sırf Mussolini ve Hitler, Netanyahu ruhsal sorunlu diye “delirium” demeyeceğim; aksine savunduğu her şey için bir “delirium” olduğunu söyleyeceğim. Arkada harcanan milyonları bir nebze de unutarak “faşizm belli sebeplerden doğmak zorundaydı” düşüncesi gibi akıl tutulmasına her seferinde hayret edeceğim.

Bir başka bölümde yazar, iki farklı ideolojik görüş arasındaki farkın azalmasının modern toplumu oluşturduğunu savunuyor. Bir başka pencereden İslamcılar da bugün karşı oldukları her şeye o kadar benzemeye başladı ki eleştirecekleri her nokta kendilerine de dokunuyor; sırf bu yüzden etliye sütlüye dokunmadan bir yaşam idame etmek zorundalar.

Mimesisten çıkıp modernizme ilerleyen kısım beni en etkileyen kısım. Yani yazarın deyimiyle “yansımaya, yansıtmaya, taklide dayanan bir sanat anlayışından öznenin yaratıcılığına dayanan bir sanat anlayışına geçiş.” Yani özne artık bir merkeze, bir anlam bütünlüğüne inanmaz ve artık sadece kendi kuracaktır her şeyi. Ve tam burada bu güvensizlik ile kendisine “ilahi” bir güç atayacak. Ve kendinde gerçekleşecek her şey. Tam anlamıyla kendinden her şeyden mesul ve mükellef olduğunu zannedecek.

Yaratma hâlini sanata indirgeyecek bir hadsiz sınırda gezecek. Bunu metafor hâline getirmek bile “şirk sınırında gezmek” gibidir.

Aklıma sık sık Risale-i Nur geliyor. Yani kâinat kitabını gayet doğru okumuş bir vesile bize diyor ki: “İnsan ancak bir memurdur, sanatkâr değil.”

Şualar kitabında bir bölüm diyor ki:

“Bu maddî ve cismanî olan âlem-i şehadet dahi bir ceseddir, bir lafızdır, bir sûrettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esma-i ilahiyyeye dayanır, hayatlanır, istinad eder, can alır, ona bakar, güzelleşir. Bütün maddî güzellikler, hakikatlarının ve manalarının manevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatları ise esma-i ilahiyyeden feyz alırlar ve onların bir nevi gölgeleridir.”

Burada aslında anlatmak istediğim her şeyin özetini, benden yıllar önce yaşayan bir adam belirtiyor. Benim sorunum yazar ile, genelleme içinde romantizmle, modernizmle değil. Bütün bu ideolojik ve sosyolojik yapılarda kendini fail özne zanneden düşünce yapısıyla. Üst ego bilinciyle kendine tanrısal konum biçen herkesi aynı bağlamda birleştiren zemine karşıyım. Ve her şeyin o ana kökten doğduğuna inanıyorum.

Yazarın bu kısımların dışında sosyolojik okumasına ve yorumlayıp yeni bir dünya çıkarı için açıklama yapmasına gelince; teolojik kökenden bağımsız bir zeminde okumasını organik bulmadığım için ben böyle okuyorum diyorum. İnançtan bağımsız bir okuma, yazma, düşünme kültürüne inanmıyorum. Çünkü İslamcılar gibi herkes kendi anlam dünyasının kulluğuyla yazıyor.

Son söz niyetine diyorum ki: Ben inancım gereği bütüncül bir anlam kökünden bakıyorum. Ve diyorum ki sorunlu olan sanat, teknoloji, gelişim, değişim, romantizm, modernizm değil; sorunlu olan ihlal edilmiş sınır. Ve çözümcü olmaktan kaçınıp sadece şikâyet etmiyorum. Aksine diyorum ki her şey mümkün: doğru bir sanat, doğru bir ideoloji, doğru bir estetik kurmak mümkün, evet. Ama kâinat kitabını doğru okuyarak.

İnancın paranteze alınıp yahut “diğer sekmede açık kalsın, başka bir sayfadan bakalım” algısını değiştirdiğimizde, insanın çok güzel şeylere vesile olabileceğine inanıyorum.Her şey mümkün. Yemin ederim, her şey mümkün. Çünkü bütün mümkünleri kim yaratıyor biliyoruz. 








Yorumlar

Popüler Yayınlar