Vay esefa ki kendini bilmez insan bu yüzden taşları yemek yasak...
İsmet Özel'in Taşları Yemek Yasak kitabı üzerine yazılar, kafamın içinde dönüp duranlar...
VAY ESEFA Kİ KENDİNİ BILMEZ İNSAN
Kitabın önsözünde “Dünya halini bildim. Bilmesem Taşları Yemek Yasak kitabını yazmazdım” diye bir cümle var. Nedir bu dünya hali ve bu taşlar, daha orada anlıyorum. Bilgiyi emanet alıp, amel edip bir başkasına aktarmak müslümanın görevidir. Ve evet, bilgiyi akıl tutar, gönül mayalar ; öyleyse aktarmak kaleme kalsın.
İnsan, adem, mahluk, yokluk adı her neyse, şu dünyada gidebileceği iki yolu var: ya isyan, ya “kulluk”; ve bu iki yol içinde yaşamın milyon ihtimali vardır. Hayatın, insanın, cinlerin, yer ve göklerin, küçükler ve büyükler taifesinin tek bir amaçla yaratıldığını kabul edip, altında durmaksızın işleyen Esma’yı görmeyi tercih edersen, hayatın anlamını anlarsın ve bu kainat düzeninin neden var olduğunu görüp Sahibini tanırsın.
Fakat bunların hepsini reddedip, her şeyin büsbütün başıboş olduğunu, kendinden tamamen senin mesul ve mükellef olduğunu söyleyip “üstün olduğunu” dayatmaya kalkarsan, isyan edersin; yani hayatın anlamsızlığı içinde her dakika azap gibi ömrün bir heyula gibi geçer.
Rum Suresi 26. Ayet diyor ki : “Göklerde ve yerde olan herkes ve her şey O’na boyun eğmiştir.” Yani Allah’ın değişmezlik kanunu içinde yerden göğe, havadan zerreye, hayvandan bitkiye her şey, isyansız ve istikrarlı bir kulluk içindedir. Onların boyun eğişiyle bizimki farklıdır; çünkü onların varlığı iman içinde öyle doğar, öyle ölür. Kainatın içinde gösterdikleri hizmet, ibadetlerinin bir parçasıdır.
Fakat Allah, insanı diğer bütün canlıların yaşayarak kulluğundan ayrı tutarak “seçerek kulluk” hakkı verdi. Ve madem insanı kendi zatını bildirmek, sevdirmek için yarattı, öyleyse bu “seçerek kulluk” ayrımı insan için bir iltifat, bir övgüdür.
Okuduğumdan beri bir kez daha kabul ettim ki inanç, var olan her şeyin kaynağıdır. Ve bu kaynak, bizi nereye götürecek, hangi yoldan akacak seçme şansına sahibiz. Öyleyse iyilikten, güzellikten, temizlikten başkasını seçmek bana korkunç geliyor; ve ne yazık ki ahir zaman, ya da diğer adlarıyla “21. yüzyıl, Antroposen çağı, belirsizlik çağı, yalan dünya”, bu korkunç, kesif ve köhne yaşamı kendi elleriyle ve hatta büyük bir zevkle kuruyor.
Kurulan bu yeni düzeni, anlamsız bir hayatı seçen bu isyancıların kendi “yalan, sentetik anlam arayışları” yönetiyor. İlk olarak kendinin aksine inanmayı seçene zarar vermek için büyük bir çaba sarf ediyor. “Kul” olmayı tercih edeni gizli ya da gürültüyle eziyor, öldürüyor ya da “Müslüman” isimli gizli isyancıları övüyor.
Örneğin oryantalist ve kendi dışındaki herkes egzotik algısıyla kolonyal bir üstünlük kurmaya çalışıyor. Çıkarları için harcamaya düşkün ve herkesi kendine hizmet ettirmeye gayretli bu yeni tür medeni isyancı, günün sonunda “hümanizm, eşitlik, sosyalizm” propagandalarında en fazla sesi çıkarıyor. Böylelikle kim dost, kim düşman, kim bizden, kim karşımızda kargaşası baş döndürüyor.
İnanmayı tercih eden için tek bir anlam vardır: her güzellik bu anlam içinde doğuyor ve böylelikle dünya yaşamını dengeli bir şekilde sürdürüyor. Gönül mayasını temizlikle, iyilikle, adaletle, merhametle tutmayı öğütlüyor; ve böylelikle maya tutunca her şey bir rahmet penceresinden aksediyor dünyaya. İnsan merceğinde şükür ederek kırılıyor ve öyle görüyor insan dünyayı.
Bunun aksine “kul” olmayı tercih etmeyenlerin “sentetik anlam arayışları” korkunç, malayani ve karanlık içinde doğuyor. Özgürlüğü vadediyor fakat büsbütün “köleliği” pazarlıyor. Materyalizm köleliğini, kapitalizm köleliğini, insan politeizmini , sadizmi, katilliği, hırsızlığı ve kötülüğü öyle bir güzelliyor ki; ve bunu öyle bir haklıyor ki, farkında olmadan parçası hâline gelmek zor değil.
Kulluğunu kaybeden insanın gönül şirazesi kayıyor ve sınırları kayboluyor. Ve bu kaybolmuşluk içinde kendine alternatif bir anlam/kulluk arıyor. Bu ortamda doğuyor kötülük: narsist, sadist, katil, suçlu… çünkü kaybolmuş. Yani bütün bu kötülükler tek bir kötülükten doğuyor: inançsızlık. Ve bu inançsızlık içinde insan, hiçbir zaman asıl sorunun kendisinde olduğunu anlamıyor. Yeni dünya naraları atmak zorunda kalıyor.
Vay esefa ki kendini bilmez insan kendini kandırıyor.
İsmet Özel bu kitabı öyle bir incelikle işlemiş ki kalemine hayran kalıyorum. Kitap baştan sona anlam bütünlüğü içinde sağlam bir eleştiri zeminine dayanıyor. Her iki kesimi keskin bir dille eleştiriyor ve kendi önerilerini sunuyor. Moderniteyi reddedip geleneğe saplanan bir aklın değil, düşünen ve anlayan bir aklın gölgesinde yazılan bu kelimelerden etkilenmemek kabil değil.
Geniş kültür zemini bizi araştırmaya sevk ediyor; her terimi araştırmak, her söylediğinin kaynağını bulmak gayreti okuyucuya yükleniyor. Bazen gizli bir şiirsel dil yakalıyorum ve bu şiirsel dil bizi iyiliğe çağırıyor. İnsan en çok “bizim derdimiz” düşüncesine sahip; fikir dünyasını belki birine yardımcı olur diye bizimle paylaşıyor.
Evet, insan en çok bizim derdimiz. Kendinden başkasına sahip çıkma, koruma, merhamet etme, sevme, gözetme emrine sahibiz. Ve bu kainattaki her şey, kiracısı olduğumuz dünya hanesindeki yoldaşımızdır. Öyleyse madem her şey bize yoldaş, herkes bize dost: “Emir bi’l-ma’ruf, nehiy ani’l-münker.”


Yorumlar
Yorum Gönder