Felice Bauer için bir iki kelime;
Yazmayı ertelemek adına çeşitli bahaneler ürettim. Bu konuda yazmasaydım da olurdu, dedim. Fakat buradayım işte.
Franz Kafka'yı tanırsınız. Zannederim benim ve benden sonraki gelen neslin epeyce dilinden düşürmediği, çeşitli alıntılarının zaman zaman büyük bir ilgiyle önümüze çıktığı, Milena'sı, Gregor Samsa'sı olan o adam. Hayatımın belli bir döneminde bu adamla çok gergin bir ilişkim vardı. Dünyanın sonu gibi lanse ettiği varoluş sancılarını çok yüzeysel buluyordum. Hatta benim, ne kadar gizlesem de, bir dönem şöyle bir listem vardı:
Geçimsiz olduğum yazarlar listesi
Franz Kafka
Stefan Zweig
Hemingway
Sait Faik Abasıyanık
Gerisini eklemeyeyim; edebiyat kapısından kovulurum korkusu yüreğimi eziyor. Pek tabii eklemem gereken bir şey var: Yetişkin bir insanım ve sorunlarımla yüzleşip sağlıklı ilişkiler kurmak için büyük gayret gösteririm. Tam böyle bir zamanda okumaya başladım Felice'ye Mektuplar kitabını. Daha sonra lisede okuduğum Milena'ya Mektuplar kitabını bir kez daha okudum. Uzun uzun bu üçlüyü düşündüm.
Bugün özel bir hayatın edebiyat diye önümüze sunulması belki ahlaki açıdan pek de etik değil. Hele ki Kafka'nın çoğu eserinin kendi isteği dışında, arkadaşı Max Brod sayesinde önümüzde olduğunu düşünürsek... Ama yine de bu üçlü içinde aklımı sürekli meşgul eden biri var: Felice Bauer.
Kafka, aşkı yaşamaktan çok aşkı yazmayı seven bir adam gibi hissediyorum. Beş yıllık ilişkilerinde belki günde üç kere mektup yazıyordu Felice'ye. Fakat kurduğu ilişkinin temelinde kendisinin yazıları, varoluş sancıları, hastalığı, iç çatışmaları yer alıyordu. Yani aslında sanki Felice'ye yazarken onu sevdiği için değil, onu sevme fikriyle yazma dürtüsünü seviyordu. Hatta belki bunu bir kaynak görüyordu. Buradan besleniyordu. Çünkü konu, kendisinin dertleri, tasaları, sıkıntıları oluyordu. Yani bu aşkı yazma fikri daha çok üretmesi için vesile oluyordu ve belki bu drama da yeni bir kaynak oluyordu.
Aynı şeyi daha bastırılmış bir sesle Milena'ya Mektuplar'da da hissettim. Daha ölçülü, daha entelektüel bir sesle yine aynı ses. Bu noktada ben bu adamı bir parça anlamaya karar veriyorum. Çünkü gerçekten bu içsel çatışma ve bunalımlı ruh hâliyle nasıl baş edileceğini bilmediğini düşünüyorum. Çünkü bu eserler, mektuplar, hastalıklar aslında içinde var olan duyguyu artık bir alışkanlık üzere, günlük bir konuşma derecesine inebilecek kadar normalleştiriyor sanki. En azından benim aklımda böyle bir portre çiziyor.
Felice ve Milena kısmında aşkın derecesini, boyutunu, ahlaki kısmını değerlendirmek bana düşmez; üstelik öyle bir vasfım da yok. Fakat aşk biraz emek ister. Anlamak, dinlemek, iyileşmek. Birlikte olabilmek. Büsbütün hayaller ülkesi değil. Bazen de çiğdir. Çünkü insanca bir şeydir. Tam insanca olduğu yerde, bu dünyanın bir ilerisine gidebilmesi için çabaladığımız bir şeydir. Bir yol üzere kurduğun yuvadır.
Aşk böyle bir şeydir bana göre. Birlikte büyürsün, yıpranırsın, yıpratırsın, gülersin, paylaşırsın; muhabbet üzeredir. Bir iyilik hâli olsun diye mütemadiyen çabaladığın bir şey. Külfetli ama muhakkak güzel.
Bu yüzden beş yıllık mektuplar ve Felice Bauer'e yazılan sözler daha samimi gelir bana. Birlikte büyüyüp çok uzun zaman paylaşmışlar. İkisi de hayatın başka sayfalarına savrulmadan önce çok sade ama büyük bir bağ varmış gibi.
Bu üçlü arasında günlerce Felice Bauer ve aşk üzerine düşünme sebebim ve buraya geliş sebebim buydu. Büyük bir yazar hâline gelmiş bu adamın hayatında önemli bir yere sahip olan bu kadının da edebiyat dünyasında bir yeri olmalı. Kafka deyince ilk akla geleceklerden biri olmalı. Bunu kimse yapmazsa ben yapacağım ve Felice adını sık sık anacağım.
İşin magazin boyutunda Kafka'ya tiksinerek bakacağım çok sebebim var ama doğruluğundan emin olmadığımız için suizan olmasın. Burada kalsın.

Yorumlar
Yorum Gönder